{"data":"<html><head><meta http-equiv=\"Content-Type\" content=\"text/html; charset=UTF-8\"></head> <body leftmargin=\"25\" topmargin=\"20\" font face=\"Verdana\" size=\"2\"><b><font face=\"Verdana\" size=\"2\">7. Hukuk Dairesi         2025/792 E.  ,  2025/5062 K.</font></b></ul><br>\n<b><font face=\"Verdana\" size=\"2\">\"İçtihat Metni\"</font></b><p align=\"justify\"><font face=\"Verdana\" size=\"2\">MAHKEMESİ\t: İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesi<br>SAYISI\t: 2024/393 E., 2024/2494 K.<br>BİRLEŞTİRİLEN ÇORLU 1. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİNİN  2009/137 ESAS, 2009/386 KARAR SAYILI DOSYASINDA<br>BİRLEŞTİRİLEN ÇORLU 2. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİNİN 2009/147 ESAS, 2010/406 KARAR SAYILI DOSYASINDA<br>İLK DERECE MAHKEMESİ\t: Çorlu 1. Asliye Hukuk Mahkemesi<br>SAYISI\t: 2009/70 E., 2017/363 K.<br><br>Bölge Adliye Mahkemesi kararı taraf vekillerince temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:<br>I. ASIL VE BİRLEŞTİRİLEN DAVALAR <br>Davacılar vekili asıl ve birleştirilen dava dilekçelerinde; sitelerine dâhil olan Tekirdağ ili, .... Köyü, .... Mevkiindeki 772 parsel sayılı taşınmazda bulunan ortak yerlerden olan havuz ve kafenin .... Belediye Başkanlığı Encümeninin 20.10.1993 gün ve 647 sayılı kararı ile .... İnşaat ve Tic. A.Ş. adına parsel değişikliği yapılarak ve bu yere 1289 parsel numarası verilerek tescil edildiğini, bu yerin Tekirdağ 2. İcra Müdürlüğünün 2001/82 Talimat sayılı dosyası ile davalı ...'a ihale ile satıldığını, bu yer hakkındaki işlemin iptali için Tekirdağ İdare Mahkemesinde dava açıldığını, Tekirdağ idare mahkemesinin 2007/721 Esas, 2008/831 Karar sayılı ilâmı ile hukuka aykırı işlemin iptal edildiğini ve temyiz edilmeyerek kesinleştiğini, ortak yerler olan havuz ve kafenin Şirket tarafından yapılacağının taahhüt edildiğini, ancak Şirket bu işi yapmayınca site malikleri tarafından yapıldığını, İdare Mahkemesi dosyasında havuz yapım Şirketi ile anlaşma ve ödeme makbuzları suretinin bulunduğunu, dava konusu havuz ve kafeteryanın yazlık olarak kullanılan sitenin vazgeçilmez bir bölümü olduğunu ve site maliklerinin havuzdan ve kafeteryadan istifade etmek durumunda kaldığını, bu yerin hâlen tapuda davalı adına tescilli olduğunu, site malikleri olarak bu parselin ortak yer olarak tescilinde hukuki menfaatleri bulunduğunu, davalı adına tescili yapılan parsel ortak yerlerden olduğundan tescilin yolsuz olduğunu, ortak yerlerden pay ayrılıp da bağımsız bölümlerin oluşturulup tescil edilmeleri durumunda öbür kat maliklerinden bir kısmının dava açması üzerine iddianın doğruluğu anlaşılırsa sicil kaydının düzeltilmesine ve böylece açıkta kalan payların da ortak yerler olarak tesciline karar verilmesi gerektiğini, her paydaşın dava açma hakkı bulunduğunu, üstelik bağımsız bölüm diye gösterilip el değiştirilen yerler için satın alanların iyiniyet iddiasında bulunamayacaklarını, kesin bir hükümsüzlük olup mutlak butlanla batıl olduğunu belirterek, havuz ve kafeteryanın tapusunun iptali ile ortak yer olarak tesciline karar verilmesini talep etmiştir. <br>II. CEVAP<br>Davalı vekili asıl ve birleştirilen davalardaki cevap dilekçelerinde özetle; davalının taşınmazı Tekirdağ 2. İcra Müdürlüğünün 2001/82 Talimat sayılı dosyasında yapılan ihale ile satın aldığını, ne satın alma dosyasında ne de tapu kayıtlarında herhangi bir şerh bulunmadığını, müvekkilinin tapu kaydının aleniyetine ve üzerinde herhangi bir takyit olmamasına ve ayrıca bu siteden yer alanların istifadesine sunulduğuna dair bir şerh olmadığını görerek pey sürdüğünü, davacı tarafın taşınmazlarını satın alırken dairelerinin yanında kendilerine tahsis edilen ve ortak bir tapusu olan veya olmayan yerlerin varlığını iyice inceleyerek satın almak zorunda olduğunu, kafeterya ve havuzun sitenin vazgeçilmez bir bölümü olduğu ve site maliklerinin istifadesine sunulması gerektiği savı doğru olsa bile bu durumun havuzun mülkiyetinin bir başkasında olmasını etkilemeyeceğini belirterek davanın reddini savunmuştur.<br>III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI<br>İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve numarası belirtilen kararı ile davanın davacı taraf sıfat yokluğu gerekçesi ile reddine karar verilmiştir.<br>IV. İSTİNAF<br>İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacılar vekili  tarafından istinaf yoluna başvurulması üzerine Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile davacılar vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddi ile kamu düzeni yönünden yapılan inceleme sonucunda İlk Derece Mahkemesi kararının 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 353/1-b-2 hükmü gereğince kaldırılmasına, yeniden esas hakkında hüküm tesisi ile davanın yasa değişikliği nedeniyle reddine karar verilmiştir.<br>V. TEMYİZ<br>A. Temyiz Sebepleri<br>1. Davacılar vekili temyiz dilekçesinde;<br>a. Ortak yerlerin site ortak yeri olarak tescili için açtıkları davada 251 kat malikinin muvafakatinin aranmasının lüzumsuz olduğunu,<br>b. Bölge Adliye Mahkemesinin haklı olduklarına karar verdiğini, yargılama giderlerinin davalılara yükletilmesinin isabetli olduğunu,<br>c. Davalıların Belediyeden zararlarını tazmin edebileceklerini, davacıların davanın açılmasına sebebiyet vermediklerini, davalıların iyiniyetli olmadıklarını,<br>d. Ancak kararın uygulanabilir bir hâle getirilmesine yönelik olarak hükmü temyiz ettiklerini ileri sürmektedir.<br>2. Davalılar vekili temyiz dilekçesinde;<br>a. Bölge Adliye Mahkemesince, yargılama giderlerinin davalı tarafa yükletilmesinin haksız olduğunu,<br>b. Davalıların dava açılmasına sebebiyet vermediklerini, <br>c. Bölge Adliye Mahkemesi kararında belirtildiği gibi idare mahkemesinin iptal kararı doğrultusunda eski parsel ihya edildiğinde davalıların ihya suretiyle oluşacak yeni parselde hissedar olacaklarını, zira ihya ile ayrılmış parsellerin yeniden tevhit edileceğini, hak sahipliklerinin yeni parsele geçeceğini, bu nedenle davacıların tapu iptali ve tescil taleplerinin her koşulda haksız olduğunu, davacıların haksız bir talepte bulunmuş olmaları ve davalıların bu haksız talebe karşı koymakta haklı oldukları dikkate alındığında, ilgisiz gerekçe ile yargı giderlerinin davalılara yüklenmesinin haksız ve ihya gerekliliği hükmü ile çeliştiğini,<br>d. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 1023. maddesinde yer alan tapu siciline güven ilkesi gereği mülkiyet hakkının korunması gerektiğini, davacıların, mülkiyet hakkını ortadan kaldırma talebinin hem mülkiyet hakkına hem de tapu siciline güven ilkesine aykırı olduğunu ileri sürmektedir.<br>B.  Değerlendirme ve Gerekçe<br>1. Dava,  yolsuz tescil duruma düşen imar parseline ilişkin sicil kaydının iptali ile ortak yerler olarak tesciline karar verilmesi istemine ilişkindir.<br>2. Tarafların iddia, savunma ve dayandıkları belgelere, uyuşmazlığın hukuki nitelendirilmesi ile uygulanması gereken hukuk kurallarına, dava şartlarına, yargılamaya hâkim olan ilkelere, ispat kurallarına ve temyiz olunan kararda belirtilen gerekçelere göre taraf vekillerinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde görülmemiş, reddi gerekmiştir. <br>3. Davalılar vekilinin Bölge Adliye Mahkemesince hesaplanan nispi vekâlet ücretine ilişkin temyiz itirazlarına gelince; Bölge Adliye Mahkemesince, kanun  değişikliği nedeniyle davanın reddine karar verilmesinde bir isabetsizlik bulunmamakta ise de; davacılar lehine karar tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi uyarınca maktu vekâlet ücretine hükmedilmesi gerekirken nispi vekâlet ücretine hükmedilmesi doğru görülmemiş olup bozmayı gerektirmiştir.<br>4. Ne var ki, anılan husus kararın bozulmasını gerektirmiş ise de; yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden 6100 sayılı Kanun'un 370/2 hükmü gereğince temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının hüküm sonucunun aşağıdaki şekilde düzeltilerek onanmasına karar vermek gerekmiştir.<br>VI. KARAR<br>Yukarıda (V.B.2.) numaralı bentte açıklanan sebeplerle, davacılar vekilinin tüm, davalılar vekillerinin ise sair temyiz itirazlarının REDDİNE, \t<br>Yukarıda (V.B.3.) ve (V.B.4.) numaralı bentlerde açıklanan nedenlerle davalılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile Bölge Adliye Mahkemesi Kararının hüküm sonucunun 6. bendinin ikinci satırında yer alan \"55.213,34 TL nispi vekâlet ücretinin\" ibaresinin çıkarılarak yerine \"17.900,00 TL maktu vekâlet ücretinin\" kelimelerinin yazılmasına, hükmün DÜZELTİLMİŞ ve DEĞİŞTİRİLMİŞ bu şekli ile ONANMASINA,<br>Peşin alınan temyiz karar harcının istek hâlinde ilgililere iadesine,<br>Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin ilgili Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,<br>27.11.2025 tarihinde kesin olmak üzere oy çokluğuyla karar verildi.<br><br>K A R Ş I O Y <br><br>Dava, kadastral parselin ihyasına yönelik tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir.<br>Hemen belirtilmelidir ki; 20...  tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 14.02.2020 kabul tarihli 7221 sayılı Coğrafi Bilgi Sistemleri ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun'un 7. maddesiyle, 3194 sayılı İmar Kanunu'nun 18. maddesine yirmi birinci fıkrasından sonra gelmek üzere; “Bu madde kapsamında yapılmış olan imar uygulamalarının kesinleşmiş mahkeme kararlarıyla iptal edilmesi nedeniyle; davaya konu parselin imar planı kararları ile umumi ve kamu hizmetlerine ayrılan alanlara denk gelmesi veya iptal edilen uygulama ile tahsis ve tescil edilmiş parsellerde hak sahiplerince yapı yapılmış olması ve benzeri hukuki veya fiili imkânsızlıklar nedeniyle geri dönüşüm işlemleri yapılarak uygulama öncesi kök parsellere dönülemeyeceğinin parselasyon planlarını onaylamaya yetkili İdarelerin onay merciince tespiti halinde, öncelikle davaya konu parselin hak sahiplerinin muvafakati alınmak kaydıyla uygulama sahası içerisinde idarece uygun bir yer tahsis edilir veya anlaşma olmaması hâlinde davacı hak sahibinin kök parseldeki yeri dikkate alınarak uygulamadaki düzenleme ortaklık payı kesintisi düşüldükten sonraki taşınmazın rayiç bedeli üzerinden değeri ödenir” şeklinde fıkra eklenmiştir. <br>Öncelikle, yeni getirilen bu yasal düzenlemenin eldeki davaya uygulanması gerektiğinde kuşku yoktur. Ne var ki,  3194 sayılı İmar Kanunu'nun 18. maddesine  eklenen ve yukarıda belirtilen yeni kanun hükmünün 2709 Sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 6. maddesinde “...Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz...”, 10/1 hükmünde “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir...”, 10/son fıkrasında “Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar”, 11. maddesinde “Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır. / Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz”, Temel Haklar ve Ödevler Kısmındaki 12. maddesinde   “Herkes, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir. / Temel hak ve hürriyetler, kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da ihtiva eder”, 13. maddesinde “ Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasa'nın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasa'nın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz”, 35. maddesinde  “Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. / Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. / Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz”, 36. maddesinde “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir. / Hiçbir mahkeme, görev ve yetkisi içindeki davaya bakmaktan kaçınamaz”, 40/1. maddesinde “Anayasa ile tanınmış hak ve hürriyetleri ihlal edilen herkes, yetkili makama geciktirilmeden başvurma imkânının sağlanmasını isteme hakkına sahiptir”, 46/1 hükmünde “Devlet ve kamu tüzel kişileri; kamu yararının gerektirdiği hâllerde, gerçek karşılıklarını peşin ödemek şartıyla, özel mülkiyette bulunan taşınmaz malların tamamını veya bir kısmını, kanunla gösterilen esas ve usullere göre, kamulaştırmaya ve bunlar üzerinde idarî irtifaklar kurmaya yetkilidir”,  Cumhuriyetin Temel Organlarına ilişkin Üçüncü Kısmın Üçüncü Bölümünde yer alan 138/4 hükmünde de “Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez” şeklinde yer alan Anayasa hükümlerine aykırı olduğu düşüncesindeyim.<br>Anayasamızda modern mülkiyet anlayışı benimsenmiştir ve mülkiyet hakkına saygılı ve bu hakkı koruyan bir rejim öngörülmektedir. Modern mülkiyet anlayışında mülkiyet hakkı yetki ve ödevlerden oluşmaktadır. Malikin hem yetkileri hem de yakınlarına ve topluma karşı ödevleri bulunmaktadır. Hakkın kapsamında yer alan ödevler, mülkiyet hakkına yabancı, ona dıştan ve sonradan yükletilen sınırlamalar olarak kabul edilmemeli, aksine bunları, kamu yararı amacıyla malike yükletilen ve mülkiyet hakkını oluşturan ödevler olarak düşünmelidir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz. Mülkiyet ancak kanunla ve kamu yararı amacı ile sınırlandırılabilir. Başka bir deyişle, kanun koyucunun malikin yetkilerini sınırlamak yetkisi, 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın (Anayasa) 35. maddesinin 2. fıkrasında sınırlandırılmıştır. Bu sınırlandırmanın özü “kamu yararı”, şekli ise “kanun”dur. Kanun koyucunun mülkiyet üzerinde yaptığı sınırlamalar bu hakkın özüne dokunamaz.  Anayasanın 35. maddesinde mülkiyet hakkı üç aşamalı bir anlatımla açıklanmıştır: <br>Birinci fıkrasında “Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir” denilerek bu hakkın varlığı anayasal bir hak olarak saptanmıştır. Böyle bir hak sahibi mülkiyetinde olan şeyi dilediği gibi kullanabilir, ona sahip olabilir. Başkalarının o şeye el koyması durumunda onun el koymasının önlenmesini ve bu hakkının korunmasını dava yolu ile isteyebilir. Mülkiyet hakkının bu görünümü kural olarak sınırsız ve kısıtlamasızdır. Kutsal, sınırlamasız ve kısıtlamasız görünen bu hak anılan maddenin 2 ve 3. fıkraları ile genel bir sınırlamaya bağlı kılınmıştır.                                                                 <br>İkinci fıkra uyarınca: “Bu haklar ancak kamu yararı amacıyla,  kanunla sınırlanabilir”. Demek ki kamu yararı olan yerde veya bu amaçla kullanma gereksiniminde mülkiyet hakkı sınırlanabilir. Ancak bu sınırlama da kanunla yapılabilir. Kanunsuz olarak burada kamu yararı vardır, denilerek herhangi bir kamu kurumu veya tüzel kişisi mülkiyet hakkına herhangi bir sınırlama koyamaz. Öyle ise bu fıkranın içeriğine göre ancak kamu yararı bulunduğu durumlarda ve kanuna tutunarak sınırlama yapılabilir, yasal bir dayanak olmadan kamu yararı olsa bile mülkiyet hakkına el uzatılamaz. Kanunun olanak tanıdığı yerde de kamu yararı bulunmalıdır.<br>Anayasa’nın 35/2 hükmünde kastedilen kamu yararı nedeniyle mülkiyet hakkının sınırlanması, 46. maddede “Kamulaştırma” olarak ayrıntılı bir şekilde düzenlenmiştir. <br>Ancak anılan maddede öngörülen koşullar gerçekleştiğinde, mülkiyet hakkına sınırlama getirilmekte ve karşılığı ödenmek suretiyle malikin malı elinden zorla alınmaktadır.<br> Anayasa’nın 35. maddesinin 3. fıkrası, mülkiyet hakkına bir sınırlama daha koymuştur. Bu fıkrada, “Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz” ifadeleriyle, mülkiyet hakkı sahibine kendi kendini sınırlaması koşulunun ne olduğunu göstermiştir.<br>Dikkat edilecek olursa; Anayasa’da mal sahibinin kullanma hakkı, 35/2 hükmünde “kamu yararı”, 3. fıkrasında “toplum yararı” ile sınırlanmış ise de; her iki durumda da, taşınmazın mülkiyetine el uzatılamamakta, sadece kullanma hakkının hangi sınırlarla bağlı olduğu ifade edilmektedir.<br>Öte yandan, Türkiye’nin 18...  tarihinde onaylamış olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) başlangıçta mülkiyete ilişkin bir kural içermemekle birlikte, sözleşmenin yürürlüğe girmesinden önce mülkiyet hakkının da yer almasına yönelik bir protokol oluşturulmuş ve İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme'ye Ek Protokol imzalanmıştır. AİHS’nin Eki Birinci Protokolün “Mülkiyetin Korunması” başlıklı 1. maddesinde:<br>“Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir. Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez” şeklinde bir düzenlemeye yer verilmiştir.           <br>Buna göre protokolün birinci maddesi mülkiyetin korunmasını düzenlemekte olup; bu madde üç kuraldan oluşmaktadır. Bu kuralların ilki mülkiyet hakkına saygı duyulması biçiminde genel ilkedir. İkincisi, mülkiyet hakkından kamu yararı nedeniyle hukuka uygun olarak yoksun bırakılmasının meşruluğu ilkesidir ve nihayet üçüncüsü, mülkiyet hakkının kamu yararına uygun olarak kullanılmasının düzenlemesinin yine meşru bir müdahale sayılacağı ilkesidir. <br>Öte yandan; imar hukuku düzenlemeleri kamu düzenine ilişkin olup, re’sen gözetileceği gibi, kamu düzenine ilişkin hususlarda da usulü kazanılmış haktan söz edilemez. Ayrıca, tapu sicilinin tutulması prensiplerinden biri tescil, diğeri sicilin aleniliği (güvenirliği), bir diğeri Hazinenin kusursuz sorumluluğu, sonuncusu ise geçerli bir hukuki sebebinin bulunması, yani kaydın illetten mücerret olmamasıdır. Diğer taraftan, yargı merciilerince verilen kararlar, yöntemine uygun şekilde kesin hüküm niteliğini kazandığında \"Lazım-ül icra\" (uygulanması gereken) duruma gelirler. <br>Bilindiği üzere, idari yargıda esas olan, iptal kararlarının geriye yürümesi, başka bir anlatımla iptal edilen idari işlemin, doğduğu andan itibaren yok sayılmasıdır. Bu açıdan, idari yargıdaki iptal kararları beyan edici (açıklayıcı) niteliktedir.  Çünkü, sakat bir idari işlemin hukuk düzenine girmesi ile hukuka aykırı bir durum ortaya çıkar. Bu durumun giderilebilmesi için iptal kararı, hukuken sakat olan işlemi geçmişe etkili biçimde ortadan kaldırır ve hukuka aykırı işlem yapılmadan önceki duruma geri dönülür. Bu bağlamda, imar parsellerinin dayanağını teşkil eden idari işlemlerin idari yargı yerinde iptal edilip kesinleşmesi ile imar parsellerinin 4721 sayılı Kanun'un 1025. maddesinde öngörülen yolsuz tescil durumuna düşeceği açıktır. Öyleyse, idare mahkemesi tarafından verilen imar uygulamasının iptaline ilişkin kararın kesinleşmesiyle bu idari işlemle oluşmuş tüm uygulamalar iptal edilmiş sayılacağından, sicil kayıtlarının iptal edilen uygulama öncesine getirilmesi gerektiği tartışmasızdır. Fiili durumda ortaya çıkan güçlükler ve infaza ilişkin sıkıntılar kesinleşen yargı kararları doğrultusunda ilgili İdarece yeniden yapılacak imar düzenlemeleriyle çözümlenebilir. Ancak, bu güçlük ve sıkıntılar gerekçe yapılmak suretiyle yolsuz tescilin korunamayacağı da kuşkusuzdur. Diğer taraftan, idari kararın idari yargı yerinde iptali ile sicil kayıtları kendiliğinden eski hâle dönmeyeceğinden, iptal öncesi mülkiyet durumunun tesisi için ya İdarece yeni bir idari karar alınarak geri dönüşümün sağlanması, ya da adli yargıda açılacak dava sonucu eski tapu kaydının ihyasına yönelik karar  verilip, bu kararın kesinleşmesi gereklidir.<br>Öyle ise; mülkiyet hakkı sahibinin, idari yargı tarafından İdarece yapılan imar uygulamasının hukuka aykırılığı tespit edilerek verilen ve kesinleşen bu uygulamanın iptaline ilişkin mahkeme kararının uygulanmasını istemesi mülkiyet hakkının doğal sonucudur. Bu hakkın kullanılmasının engellenmesi Anayasa'nın 35. maddesinde düzenlenen mülkiyet hakkının ihlali sonucunu doğurur. Örneklemek gerekirse, mülkiyet hakkı sahibi kişinin imar uygulaması sonucu kendi taşınmazının bulunduğu yer yerine hamur kuralı gereğince farklı yerden taşınmaz verilmesinin ve kendisine ait taşınmaza isabet eden imar parselinin de başkası adına tescilinin hukuka aykırılığını tespit ettirmesine karşın, yine de bu işlemi ayakta tutacak şekilde getirilen yasal düzenleme Anayasa'nın 35. maddesine aykırı olup, mülkiyet hakkının ihlaline neden olmaktadır.                                       \t<br>Diğer taraftan, Anayasa'nın 138. maddesi gereğince,  idare, mahkeme kararına uymak zorunda olup, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez. Ne var ki, yeni yasal düzenleme ile kamu düzenine ilişkin olan tapu kaydının illilik prensibine aykırı şekilde iptali gereken “yolsuz tescil”e geçerlilik tanındığı gibi, “geri dönüşüm işlemleri yapılarak uygulama öncesi kök parsellere dönülemeyeceğinin parselasyon planlarını onaylamaya yetkili idarelerin onay merciince tespiti hâlinde” şeklindeki hükümle de, idareye Anayasa'nın 138. maddesine aykırı olarak idari işlemin iptaline ilişkin mahkeme kararını uygulamama imkânı tanınmıştır. Yine, “öncelikle davaya konu parselin hak sahiplerinin muvafakati alınmak kaydıyla uygulama sahası içerisinde İdarece uygun bir yer tahsis edilir veya anlaşma olmaması halinde davacı hak sahibinin kök parseldeki yeri dikkate alınarak uygulamadaki düzenleme ortaklık payı kesintisi düşüldükten sonraki taşınmazın rayiç bedeli üzerinden değeri ödenir” biçimindeki düzenleme de, idari yargı yerinde idari işlemin tümüyle iptali halinde uygulama kapsamındaki tüm taşınmazlar bakımından tapu kayıtları yolsuz hâle geleceğinden, mülkiyet hakkı sahipleri bakımından, idareye, uygun gördüğü taşınmaz malikine başka yer tahsisi, uygun görmediğine de tazminat ödeme şeklinde takdir hakkı tanımakla Anayasamızda öngörülen eşitlik ilkesine aykırı olduğu gibi kamu yararı olmadığı hâlde imar düzenlemesine giren tüm taşınmazların kamulaştırılması sonucunu doğuracağından Anayasamızın 35... . maddelerine de aykırıdır.               <br>Ayrıca; “davaya konu parselin imar planı kararları ile umumi ve kamu hizmetlerine ayrılan alanlara denk gelmesi” durumu, imar uygulaması öncesine dönülmesini engelleyen bir husus değildir. Bu durumda idarenin kamulaştırma suretiyle imar planlarını uygulayabileceği açıktır. Yine;  “iptal edilen uygulama ile tahsis ve tescil edilmiş parsellerde hak sahiplerince yapı yapılmış olması” şeklinde belirtilen durum, imar uygulamasının idari yargı yerinde iptaline rağmen idarenin bu iptal kararını uygulama zorunluluğuna uymayarak bina yapımı için inşaat ruhsatı vermesi ve bu suretle yapılaşmaya olanak tanıması da fiili imkansızlık olarak nitelendirilemez.<br>Hâl böyle olunca, yukarıda açıklanan nedenlerle Anayasamızın “Anayasa'ya aykırılığın diğer mahkemelerde ileri sürülmesi” başlığı altında düzenlenen 152/1 hükmünde “Bir davaya bakmakta olan mahkeme, uygulanacak bir kanun veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin hükümlerini Anayasaya aykırı görürse veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varırsa, Anayasa Mahkemesinin bu konuda vereceği karara kadar davayı geri bırakır”  hükmü uyarınca işlem yapılması gerektiği görüşündeyim. Ne var ki, anılan bu görüşüm Sayın Çoğunluk tarafından kabul görmediğinden, uygulanması gereken yasal düzenleme kapsamında somut olayın değerlendirilmesi gerekmektedir.  <br>Bu bağlamda, öncelikle anılan yasal düzenleme ile “davaya konu parselin imar planı kararları ile umumi ve kamu hizmetlerine ayrılan alanlara denk gelmesi veya iptal edilen uygulama ile tahsis ve tescil edilmiş parsellerde hak sahiplerince yapı yapılmış olması ve benzeri hukuki veya fiili imkânsızlıklar nedeniyle geri dönüşüm işlemleri yapılarak uygulama öncesi kök parsellere dönülemeyeceğinin parselasyon planlarını onaylamaya yetkili idarelerin onay merciince tespiti hâlinde” şeklinde ön koşullar öngörüldüğünden Mahkemece dava konusu taşınmazın imar durumu araştırılarak taşınmazın imar planına göre umumi ve kamu hizmetlerine ayrılan alanlara denk gelip gelmediğinin ortaya konulması ve yine ilgili idarenin kök parsellere dönülüp dönülemeyeceğine dair tespitinin olup olmadığının belirlenmesi gerekecektir. <br>Mahkemece yapılacak araştırma sonucunda dava konusu taşınmazın 3194 sayılı Kanun'a eklenen yeni hüküm kapsamında bulunmadığının belirlenmesi durumunda, davacının mülkiyet hakkının korunması gerektiği ve imar uygulamasının idari yargı yerinde iptali sonucunda yolsuz tescil durumuna düşen sicil kaydına tapu sicilinin tutulması prensipleri uyarınca değer verilemeyeceği dikkate alınarak işin esasının incelenerek bir karar verilmesi gerekeceği açıktır.<br>Öte yandan, çekişmeli taşınmazın imar planına göre umumi ve kamu hizmetlerine ayrılan alanlara denk geldiğinin anlaşılması veya ilgili İdarece kök parsellere dönülemeyeceği yönünde bir tespitin yapılması durumunda, yukarıda değinilen yasal düzenlemeyle “öncelikle davaya konu parselin hak sahiplerinin muvafakati alınmak kaydıyla uygulama sahası içerisinde idarece uygun bir yer tahsis edileceği veya anlaşma olmaması hâlinde davacı hak sahibinin kök parseldeki yeri dikkate alınarak uygulamadaki düzenleme ortaklık payı kesintisi düşüldükten sonraki taşınmazın rayiç bedeli üzerinden değerinin ödeneceği” hükme bağlandığından davacıya ilgili idareye başvurması için olanak ve süre tanınması, başvuru sonucunda idare tarafından dava konusu taşınmaz bakımından yeni yasal hükmün koşullarının mevcudiyetinin tespitiyle davacı taraf ile anlaşma sağlanarak davacıya uygulama sahası içerisinde uygun bir yerin temlik edilmesi veya İdarece davacıya taşınmaz değerinin ödenmesi halinde davanın konusuz kalacağının gözetilmesi gerekecektir. <br>Ne var ki; getirilen yasal düzenlemenin gerekleri ilgili idare tarafından yerine getirilmediğinde, farklı bir ifadeyle koşulları oluşmasına rağmen davacı ile idarenin anlaşamaması ve davacıya idarece taşınmaz bedeli de ödenmemesi halinde, davacının usul kuralları uyarınca eldeki davayı anılan yeni kanun hükmü gereğince bedele dönüştürebileceği ve böylesi bir durumda da davaya tazminat davası olarak devam edilebileceği gözetilmelidir. <br><br>Anılan hususlar, gerek yeni kanun hükmü, gerek usul kuralları –adil yargılanma ve hukuki dinlenilme hakları, usul ekonomisi, vd.- gerekse Anayasamızın 35. maddesiyle ve kanunlarımızla ve de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin Eki Birinci Protokolün “Mülkiyetin Korunması” başlıklı 1. maddesi ile  güvence altına alınan mülkiyet hakkının ihlal edilemeyeceğine ilişkin hükümlerin gereğidir.  <br> Somut olayda; dava konusu ve üzerinde 1989 yılında kat irtifakı tesis edilmiş olan 772 parsel sayılı taşınmazda Marmara Ereğlisi Belediye Encümeninin 20.10.1993 tarih ve 647 sayılı kararı ile imar uygulaması yapılarak 1287, 1288, 12 89...  sayılı imar parsellerinin oluşturulduğu ve oluşturulan bu imar parsellerinden 1290 sayılı parselin kat malikleri adına, 1289 sayılı parselin ise ..... Tic. A.Ş. adına tescil edildiği; 772 sayılı parsel kapsamında ve üzerinde kat maliklerinin kullanımındaki havuz ile kafeteryanın bulunduğu alanın, anılan imar uygulamasıyla 1289 sayılı parsel olarak adı geçen Şirket adına tescilinden sonra el değişikliği olduğu ve dava tarihi itibariyle davalı ... adına kayıtlı bulunduğu, imar parsellerinin Belediye sınırlarının değişmesi nedeniyle sırasıyla 3662  ilâ 3665 sayılı parseller oldukları; ancak bazı davacıların  açtığı idari dava sonucunda Tekirdağ İdare Mahkemesinin 15.10.2008 tarihli ve 2007/721 Esas, 2008/831 Karar sayılı ilâmıyla imar düzenleme işleminin iptaline karar  verildiği ve bu kararın da 26.01.2009 tarihinde kesinleştiği, böylece imar parsellerinin sicil kayıtlarının yolsuz hâle geldiği anlaşılmaktadır. Öte yandan, çap sınırları itibariyle kadastral parselin ihyasının mümkün olabileceği izlenimi edinilmektedir. Ayrıca, taraf teşkili bakımından Mahkemece verilen kesin sürenin de usul ve kanuna uygun olmadığı görülmektedir.<br> Hâl böyle olunca;  772 sayılı kadastral parsel üzerinde oluşturulan imar parselleri maliklerinin de davada yer almaları gereği dikkate alınarak ve en son güncel tapu kayıtları itibariyle 6100 sayılı Kanun'un 125. maddesi de gözetilerek taraf teşkilinin sağlanması, 3194 sayılı Kanun'un 18. maddesine eklenen fıkra, eldeki davanın reddini öngörmediğinden, bu yeni yasal düzenlemenin koşullarının gerçekleşip gerçekleşmediğinin belirlenmesi ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle bozma görüşünde olduğumdan, Sayın Çoğunluğun vekâlet ücretiyle ilgili düzeltmesine kabule göre katılmakla birlikte işin esası yönünden onama kararına  katılamıyorum.  <br><br><br><br><br></font></p></body></html>","metadata":{"FMTY":"SUCCESS","FMC":"ADALET_SUCCESS","FMTE":"İşlem başarıyla gerçekleştirildi!","FMU":"İşlem başarıyla gerçekleştirildi!","PTID":null,"TID":"205802799cc8388b","SID":"597932139a48c532"}}